“Türkiye’li” İlk Kim Dedi? Bir Kelimenin İçinden Kimlik, Bilgi ve Varlık Sorununa Bakmak
Bir gün birine “Nerelisin?” diye sorulduğunu düşünelim. Cevap basit görünebilir: “Türkiye’denim.” Fakat soru biraz daha derinleştirildiğinde cevap bir anda çoğalır: “Türküm”, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım”, “Kürdüm”, “Lazım”, “Çerkezim”, “Aleviyim”, “Anadoluluyum”, “İstanbulluyum”, “Türkiyeliyim”…
Peki bu cevaplardan hangisi insanı gerçekten anlatır?
Daha da önemlisi: Bir insanın kendisini tanımlarken kullandığı kelime, yalnızca onun kimliğini mi ifade eder; yoksa onu toplumun gözünde belirli bir kimliğe yerleştirir mi?
Felsefenin en eski sorularından biri burada yeniden karşımıza çıkar: Bir şeyi adlandırmak, onun ne olduğunu değiştirebilir mi?
“Türkiye’li ilk kim dedi?” sorusu bu nedenle yalnızca bir kelimenin tarihini araştırma meselesi değildir. Bu soru, dilin kimliği nasıl kurduğunu, bilginin hangi kaynaklardan üretildiğini ve “Türk”, “Türkiyeli”, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” gibi kavramların ontolojik olarak ne tür varlıklar olduğunu tartışmaya açar.
Üstelik küçük bir yazım ayrıntısı bile tartışmanın başlangıç noktasıdır. Türkçede özel adlara getirilen yapım ekleri konusunda “Türkiye’li” biçimi yerine “Türkiyeli” kullanımı benimsenmektedir. Nitekim 2023’te Türk Dil Kurumu sözlüğünün 12. baskısında “Türkiyeli” maddesinin yer alması büyük bir tartışma yaratmış, daha sonra madde çevrim içi sözlükten çıkarılmış ve basılı sözlüğün satışı durdurulmuştur.
Info Sekolah
+1
Fakat asıl soru hâlâ ortadadır:
“Türkiye’li” veya “Türkiyeli” kavramını ilk kim söyledi?
Bu soruya tek bir kişi adı verilebilir mi?
Önce Kelimenin Kendisi: “Türkiye’li” mi, “Türkiyeli” mi?
Atabeyi ekibi olarak bugün Türkiye’li ilk kim dedi konusunu hem kolay hem de detaylı biçimde anlatıyoruz.
Dil bakımından ilk ayrımı yapmak gerekir.
“Türkiye’li” biçimi yaygın biçimde kullanılsa da standart yazım açısından “Türkiyeli” biçimi tercih edilmektedir. Buradaki mesele yalnızca kesme işareti değildir. “Türkiyeli” sözcüğü, “Türkiye” özel adından yeni bir mensubiyet ifadesi türeten bir yapıya sahiptir.
BilineN
Ancak kelimenin doğru yazımı ile kelimenin hangi tarihsel bağlamda ortaya çıktığı birbirinden farklı sorulardır.
Bir sözcüğün sözlükte bulunması onun ilk kez o sözlükte ortaya çıktığını göstermez.
Bir kavramın 2023 yılında resmî bir sözlükte yer alması da kavramın 2023’te icat edildiği anlamına gelmez.
Tam tersine, sözlük çoğu zaman toplumda zaten dolaşımda olan kullanımları kaydeder. Nitekim “Türkiyeli” üzerine 2023’te yaşanan tartışmada, sözlüğü hazırlayan komisyonla ilgili açıklamalarda da kelimenin yeni icat edilmiş bir ifade olarak değil, çeşitli bağlamlarda kullanılan bir mensubiyet ifadesi olarak değerlendirildiği görülmektedir.
Yeniçağ Gazetesi
Dolayısıyla “ilk kim dedi?” sorusuna bilimsel açıdan yaklaşırken son derece dikkatli olmak gerekir.
İlk söyleyen kişi ile ilk kaydeden kişi aynı değildir
Bir kelimenin tarihindeki “ilk”i bulmak sandığımızdan daha zordur.
Bir sözcüğü:
- ilk kez bir insan söylemiş olabilir,
- ilk kez bir gazete yazmış olabilir,
- ilk kez bir yazar metne geçirmiş olabilir,
- ilk kez bir siyasetçi kamusal tartışmaya sokmuş olabilir,
- ilk kez bir akademisyen kavramsallaştırmış olabilir,
- ilk kez bir sözlükçü tanımlamış olabilir.
Bunların hiçbirisi zorunlu olarak aynı kişi değildir.
Bu nedenle bugün güvenilir biçimde “Türkiyeli kelimesini ilk olarak kesinlikle şu kişi söyledi” demek, kapsamlı tarihsel metin taraması yapılmadan mümkün değildir.
Belki de sorunun kendisi bizi yanıltmaktadır.
Çünkü “ilk kim dedi?” sorusu, sanki dilin arkasında bir mucit varmış gibi düşünür.
Oysa dil çoğu zaman bir kişinin icadı değildir.
Dil, milyonlarca insanın birbirini etkilediği devasa bir kolektif hafızadır.
Etik Perspektif: Bir İnsana Hangi Adı Vermeye Hakkımız Var?
Kimlik yalnızca bir bilgi değil, aynı zamanda ahlaki bir ilişkidir
Etik açısından mesele daha hassas bir hâle gelir.
Bir insana “Türk” demek ile “Türkiyeli” demek arasında yalnızca sözlük anlamı farkı bulunmayabilir. Sözcükler, kişinin kendisini nasıl gördüğüyle, başkalarının onu nasıl gördüğüyle ve toplumsal güç ilişkileriyle kesişebilir.
Burada temel etik ikilem şudur:
Bir insanın kimliğini onun yerine biz belirleyebilir miyiz?
Immanuel Kant’ın insanı hiçbir zaman yalnızca araç olarak görmemek gerektiğine ilişkin ahlak anlayışı açısından düşünüldüğünde, kişinin kendi öz tanımının ciddiye alınması gerekir. Bir insan kendisini nasıl tanımlıyorsa onu bütünüyle yok saymak, yalnızca dilsel bir tercih değil, özerklik sorunu hâline gelebilir.
Öte yandan Aristotelesçi bakış, insanın yalnızca bireysel tercihlerinden oluşmadığını; insanın bir topluluk, gelenek ve siyasal düzen içinde şekillendiğini hatırlatır.
Dolayısıyla iki uç ortaya çıkar:
Bireysel özerklik
Kişi kendi kimliğini ifade etme hakkına sahiptir.
Toplumsal ortaklık
Bir toplumun ortak siyasal ve hukuki kimlikleri de vardır.
Bu iki ilke her zaman kolayca uzlaşmaz.
Bir kişi etnik kökenini “Türk” olarak tanımlamayabilir ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olabilir. Başka biri hem Kürt hem Türk hem Türkiyeli ifadelerini farklı bağlamlarda kullanabilir. Bir başkası ise yalnızca “Türk” demeyi tercih edebilir.
Bu çeşitlilik etik açıdan bir problem olmak zorunda değildir.
Belki asıl etik problem, tek bir tanımı bütün insanlara zorunlu kılmaya çalışmaktır.
Epistemoloji: “Türkiyeli” Diye Bir Şey Olduğunu Nereden Biliyoruz?
Burada bilgi kuramı devreye girer.
Epistemoloji, en genel anlamıyla, bilginin ne olduğunu, nasıl elde edildiğini ve ne ölçüde güvenilir olduğunu araştıran felsefe dalıdır.
“Türkiyeli” kelimesi üzerine tartışırken aslında sürekli epistemolojik iddialarda bulunuyoruz.
Örneğin:
“Bu kelime eskiden yoktu.”
“Bu kelime son yıllarda üretildi.”
“Bu kelime toplumda zaten kullanılıyordu.”
“Bu kelime siyasal bir proje sonucunda yaygınlaştırıldı.”
“Bu kelime yalnızca coğrafi mensubiyet anlatır.”
Bunların her biri bilgi iddiasıdır.
Peki kanıtımız nedir?
Sözlük kanıt mıdır?
Bir sözlükte bir kelimenin bulunması, kelimenin varlığı açısından güçlü bir dilsel kanıt olabilir. Fakat sözlük, kelimenin bütün tarihini tek başına açıklamaz.
2023’teki tartışma bunun çarpıcı bir örneğidir. TDK’nin 12. baskısında “Türkiyeli” maddesinin bulunması kamuoyunda yoğun tartışmaya yol açmış, ardından kurum sözlük çalışmasının 2019’da başladığını, dönemin mevcut yönetiminin hazırlık sürecinde yer almadığını açıklamış ve gerekli incelemelerin yapılacağını belirtmiştir.
Info Sekolah
Buradan önemli bir epistemolojik ders çıkar:
Bir kelimenin sözlükte bulunması ile o kelimenin toplumsal anlamının kesinleşmesi aynı şey değildir.
Sözlük, bilgiyi düzenler.
Toplum ise anlamı sürekli yeniden üretir.
Hafıza ile belge arasındaki gerilim
Bir insan “Ben bu kelimeyi çocukluğumdan beri duyuyorum” diyebilir.
Bir tarihçi ise “Bana yazılı belge göster” diyebilir.
Hangisi haklıdır?
İkisi de farklı bilgi türlerine sahiptir.
Bireysel hafıza fenomenolojik bir gerçeklik sunar. Yazılı belge ise tarihsel doğrulama için başka türden bir kanıt sağlar.
Felsefe burada bize önemli bir uyarı yapar:
Hatırlamak ile kanıtlamak aynı şey değildir.
Ama kanıtlanamayan her hatıra da değersiz değildir.
Ontoloji: “Türk”, “Türkiyeli” ve “Vatandaş” Neyin Adıdır?
Ontoloji, var olanın ne olduğunu ve varlık kategorilerinin nasıl yapılandırıldığını sorgular.
İlk bakışta “Türk” veya “Türkiyeli” sözcüklerinin ontolojik bir problemle ilgisi olmadığı düşünülebilir.
Oysa tam tersine, burada son derece temel bir soru vardır:
“Türkiyeli” dediğimizde gerçekte nasıl bir varlıktan söz ediyoruz?
Bir biyolojik türden mi?
Bir etnik gruptan mı?
Bir hukuki statüden mi?
Bir kültürel topluluktan mı?
Bir coğrafi aidiyetten mi?
Yoksa kişinin kendisini tanımlama biçiminden mi?
Aristoteles: Kategoriler ve tanımlama
Aristoteles’in kategorik düşüncesi açısından bir şeyi tanımlamak, onu belirli bir kavramsal sınıf içine yerleştirmek anlamına gelir.
Fakat modern kimliklerde sorun şudur: İnsanlar tek bir kategoriye sığmaz.
Bir kişi aynı anda:
- Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı,
- Türkçe konuşan,
- Kürt kökenli,
- İstanbullu,
- Müslüman veya ateist,
- Avrupa’da yaşayan bir göçmen,
- ve kendisini “Türkiyeli” olarak tanımlayan biri
olabilir.
Bu kategoriler birbirini dışlamak zorunda değildir.
Wittgenstein: Anlam kullanımda mı ortaya çıkar?
Ludwig Wittgenstein’ın geç dönem felsefesi açısından kelimelerin anlamlarını yalnızca sözlük tanımlarında aramak yetersizdir.
Bir kelimenin ne anlama geldiğini anlamanın yolu, onun hangi “dil oyunlarında” kullanıldığına bakmaktır.
“Türkiyeli” kelimesi bir arkadaş sohbetinde başka, uluslararası bir toplantıda başka, siyasal bir tartışmada başka, akademik bir metinde başka anlam katmanları kazanabilir.
Örneğin yurtdışında farklı ülkelerden Türk topluluklarının bir araya geldiği bir ortamda “Türkiyeli” demek, Türkiye’den gelen kişiyi Kıbrıslı, Azerbaycanlı veya başka bir coğrafi aidiyete sahip kişiden ayırmak için kullanılabilir. 2023’te sözlük çalışmasına ilişkin açıklamalarda da bu tür bir kullanım örneği özellikle gündeme getirilmiştir.
Yeniçağ Gazetesi
Burada kelimenin anlamı yalnızca kelimenin içinde değildir.
Anlam, ilişkide ortaya çıkar.
“Türk” ile “Türkiyeli” Birbirinin Zıddı mıdır?
Bu soruya otomatik olarak “evet” demek felsefi açıdan acelecilik olur.
Çünkü iki kelime farklı şeyleri ifade edebilir.
“Türk” etnik, kültürel, tarihsel veya siyasal bağlama göre farklı anlamlar kazanabilir.
“Türkiyeli” ise daha çok Türkiye ile coğrafi veya toplumsal mensubiyeti ifade eden bir kavram olarak kullanılabilir.
Nitekim 2023 tartışmalarında TDK sözlüğüyle ilgili açıklamalarda “Türkiyeli” maddesinin eklenmesinin “Türk” maddesinin kaldırılması anlamına gelmediği özellikle belirtilmiş; “Türk” maddesinin farklı anlamlarının sözlükte varlığını sürdürdüğü ifade edilmiştir.
Yeniçağ Gazetesi
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü “Türkiyeli” kelimesini kabul etmek zorunlu olarak “Türk” kelimesini reddetmek anlamına gelmez.
Aynı şekilde “Türk” demek de bir insanın bütün kimliğini açıklamak zorunda değildir.
Modern Felsefede Kimlik: Öz mü, İnşa mı?
Çağdaş felsefenin önemli tartışmalarından biri kimliğin “özsel” mi yoksa “inşa edilmiş” mi olduğudur.
Özcü yaklaşım, kimliklerin belirli ve nispeten sabit özelliklere dayandığını düşünmeye eğilimlidir.
Sosyal inşacı yaklaşımlar ise kimliklerin tarih, kurumlar, dil, iktidar ve toplumsal ilişkiler içinde şekillendiğini vurgular.
Michel Foucault’nun iktidar ve bilgi arasındaki ilişkiye yönelik analizleri burada özellikle düşündürücüdür.
Çünkü kimlikleri yalnızca bizim seçtiğimiz kelimeler oluşturmaz.
Bizi tanımlayan kurumlar da vardır.
Devlet kayıtları, nüfus sistemleri, eğitim kurumları, medya, aile, hukuk ve siyaset sürekli olarak insanlara belirli kategoriler sunar.
Bugünün dijital dünyasında bu durum daha da karmaşıktır.
Bir sosyal medya platformunun profilindeki “country”, “nationality” veya “location” alanları bile insanı birkaç kutucuğa indirger.
Bir algoritma için insan:
Türkiye → Türkçe → İstanbul → belirli demografik grup
gibi kategorilere dönüşebilir.
Fakat insanın yaşadığı deneyim bu kadar basit değildir.
Kimlik kategorilerinin algoritmik hâli
Çağdaş yapay zekâ sistemlerini de bu tartışmaya eklemek gerekir.
Bir yapay zekâ bir kişinin kimliğini metinlerinden çıkarmaya çalıştığında ne yapar?
Kelimeleri toplar.
İstatistiksel örüntüler arar.
Sonra kişiyi belirli kategorilere yerleştirir.
Ama burada felsefi bir tehlike ortaya çıkar:
Bir modelin bir insan hakkında yaptığı sınıflandırma, o insanın “gerçek kimliği” midir?
Elbette değildir.
Bir sınıflandırma, belirli verilerden üretilmiş bir tahmindir.
Bu nedenle epistemolojik açıdan veri ile gerçekliği birbirine karıştırmamak gerekir.
Ontolojik açıdan ise sınıflandırmanın insanın kendisinden farklı bir şey olduğunu kabul etmek gerekir.
Etik açıdan da kişinin kendi tanımının algoritmik sınıflandırmadan daha önemli olabileceğini hesaba katmak gerekir.
Üç felsefe dalı burada yeniden birleşir:
Ne biliyoruz?
Bilgi kuramı.
Ne var?
Ontoloji.
Nasıl davranmalıyız?
Etik.
“İlk Kim Dedi?” Sorusu Neden Cevaptan Daha Değerli Olabilir?
Bir kavramın ilk kullanımını araştırmak elbette önemlidir.
Fakat “ilk kim dedi?” sorusunun bizi başka bir yanılgıya sürükleme ihtimali vardır.
Bir kelimenin ilk söyleyenini bulduğumuzda onun anlamını çözmüş olmayız.
Örneğin “demokrasi” kelimesinin ilk kullanımını bilmek, bugün demokrasinin ne olması gerektiği tartışmasını sona erdirmez.
“Özgürlük” kelimesini ilk kullananı bulmak, özgürlüğün sınırlarını belirlemez.
“Türkiyeli” kelimesinin ilk kullanımını bulmak da Türkiye’de kimlik meselesini çözmez.
Çünkü kelimelerin kaderi, onları ilk söyleyenlerden daha uzun sürer.
Bir sözcük bazen onu ilk kullanan kişinin niyetini aşar.
Bu nedenle “Türkiye’li ilk kim dedi?” sorusu tarihsel bir soru olmakla birlikte, aynı zamanda bir anlam sorusudur.
2023 TDK Tartışması: Dil Neden Bir Anda Siyasallaşır?
“Türkiyeli” tartışmasının en görünür dönemeçlerinden biri 2023 yılında yaşandı.
TDK’nin 12. Türkçe Sözlük baskısında “Türkiyeli” maddesinin bulunması kamuoyunda ciddi tartışmalara yol açtı. Eleştirilerin bir kısmı bu ifadenin ulusal kimlik kavramını zayıflatabileceğini savunurken, karşı görüşler kelimenin coğrafi ve toplumsal mensubiyet bildiren doğal bir kullanım olduğunu ileri sürdü. Ardından madde sözlükten çıkarıldı ve basılı sözlüğün satışı durduruldu.
Info Sekolah
+1
Buradaki ilginç nokta şudur:
Bir sözlük maddesi neden bu kadar güçlü duygular yaratabilir?
Çünkü sözlük yalnızca kelimeleri sıralayan masum bir kitap olarak görülmez.
Toplumlar bazen sözlükleri, “hangi kelimenin meşru olduğu” konusunda otorite olarak kabul eder.
Böylece dilbilimsel bir karar, siyasal ve kültürel bir karara dönüşebilir.
Fakat burada dikkat edilmesi gereken bir nokta daha vardır.
Sözlük bir toplumun kimliğini tek başına yaratmaz.
Sözlük, zaten var olan kullanım biçimlerinden birini seçer, tanımlar ve kurumsallaştırır.
Dolayısıyla asıl güç, sözlüğün kendisinden çok dilin toplumsal dolaşımında bulunur.
Bir Anekdot: Aynı Masada Dört Farklı Cevap
Hayali bir masada dört kişinin oturduğunu düşünelim.
Biri “Ben Türküm” diyor.
İkincisi “Ben Türkiyeliyim” diyor.
Üçüncüsü “Ben Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım ama etnik olarak kendimi Türk olarak tanımlamıyorum” diyor.
Dördüncüsü ise “Bunların hepsi benim için farklı bağlamlarda doğru” diyor.
Hangisi yanlış?
Belki de hiçbiri.
Çünkü kimlik, matematiksel bir eşitlik değildir.
Bir insanın kendisini tanımlaması, tek bir değişkene indirgenemeyen çok katmanlı bir deneyimdir.
Burada felsefenin insana yaptığı en önemli iyiliklerden biri ortaya çıkar:
Felsefe bazen doğru cevabı vermekten çok, yanlış soruyu fark ettirir.
Belki de soru “Türkiyeli diye bir kimlik var mı?” değil, şudur:
Bir kimliğin gerçek sayılması için hangi koşulları arıyoruz?
Kan bağı mı?
Dil mi?
Vatandaşlık mı?
Kültür mü?
Toprak mı?
Hukuk mu?
Kişinin kendi iradesi mi?
Toplumun kabulü mü?
Bunların hangisi?
Dilin Etik Sınırı: Adlandırmak mı, Kategorize Etmek mi?
Burada çok ince bir fark vardır.
Adlandırmak, bazen kişiye kendisini ifade etmesi için araç verir.
Kategorize etmek ise bazen kişiyi belirli bir kalıba sokar.
Örneğin bir insan “Türkiyeliyim” dediğinde bu onun kendi öz tanımı olabilir.
Fakat başka biri onun yerine “Hayır, sen aslında şusun” dediğinde mesele değişir.
İlk durumda özne konuşmaktadır.
İkinci durumda özne hakkında konuşulmaktadır.
Bu ayrım küçük görünse de etik açıdan büyüktür.
Çünkü kişinin kendi hakkında konuşma hakkı, modern özgürlük düşüncesinin temel meselelerinden biridir.
Bu yüzden kimlik tartışmalarında yalnızca “hangi kelime doğru?” diye sormak yerine şu soruyu da sormak gerekir:
Bu kelimeyi kim, kimin hakkında ve hangi güç ilişkisi içinde kullanıyor?
Bir sonraki yazıda yeniden buluşmak üzere; Türkiye’li ilk kim dedi konusunu bugünlük kapatıyoruz.
Sonuç: Belki de “İlk Kim Dedi?” Değil, “Neden Bunu Söylüyoruz?”
“Türkiye’li ilk kim dedi?” sorusunun kesin ve tek bir isimle cevaplanabileceğini söylemek tarihsel açıdan güvenilir değildir. “Türkiyeli” kelimesinin 2023’te TDK sözlüğünde görünür hâle gelmesi, kelimenin o yıl icat edildiği anlamına gelmediği gibi, sözlükte yer alıp daha sonra çıkarılması da kelimenin toplumsal kullanımını ortadan kaldırmaz. 2023’teki tartışma tam tersine, bir kelimenin sözlükteki statüsü ile toplumdaki gerçek kullanımı arasındaki farkı görünür hâle getirmiştir.
Info Sekolah
+1
Daha derinde ise üç ayrı felsefi soru bizi beklemektedir.
Etik bize şunu sorar: İnsanların kendilerini tanımlama hakkına ne kadar saygı göstermeliyiz?
Bilgi kuramı şunu sorar: Bir kişinin kimliği hakkında bildiğimizi sandığımız şeyin kanıtı nedir?
Ontoloji ise çok daha temel bir soru sorar: “Türk”, “Türkiyeli”, “vatandaş”, “millet” ve “halk” dediğimiz şeyler gerçekten nedir?
Belki de yıllardır kimlik hakkında konuşurken kelimeleri birbirine karşı savaştırıyoruz.
Oysa bir insanın kimliği tek kelimelik olmak zorunda değil.
Belki insan, kendi kimliğini bir sözlük maddesinden daha geniş bir yerde taşır: hatıralarında, ailesinde, dilinde, kayıplarında, dostluklarında, yaşadığı şehirlerde, duyduğu müzikte, konuştuğu dilde ve bazen de kendisine yöneltilen “Sen kimsin?” sorusuna verdiği tereddütlü cevapta.
Ve belki bu yüzden “Türkiye’li ilk kim dedi?” sorusunun en ilginç cevabı bir isim değildir.
En ilginç cevap, bu soruyu neden bu kadar önemsediğimizi kendimize sormaya başladığımız andır.
Çünkü bir kelimenin ilk kez hangi ağızdan çıktığını bulabiliriz; fakat o kelimenin bir insanın kalbinde neden karşılık bulduğunu yalnızca tarih kitaplarında bulamayız.
Sonunda yine aynı soruyla baş başa kalırız:
Bir insan kendisini tanımlarken kullandığı kelimeyle mi vardır, yoksa kelimeler yalnızca zaten var olan bir benliğin gölgesini mi taşır?
Ve daha zor olanı:
Bir başkasının kimliğini adlandırırken gerçekten onu mu anlatıyoruz, yoksa kendi dünyamızı onun üzerine mi yansıtıyoruz?